Danışan hizmetleri +90 224 245 55 11
Çalışma Saatleri 10:00 - 18:00
Danışan Destek +90 224 245 55 11
Çalışma Saatleri 09:00 - 17:00

HOMEOPATİNİN TARİHİ

Homeopati Tarihi

 

Homeopatinin kurucusu Samuel Christian Hahnemann 1775’te Dresden’de doğmuştu. Yoksul bir aileden gelmesine rağmen iyi bir eğitim aldı ve Leipzig, Erlangen ve Viyana Üniversitelerinde kimya ve tıp okudu. 1779’da hekim olarak çalışmaya başladı, ancak yanısıra tıp ve kimya alanında makaleler ve kitaplar da yazıyordu. Yazılarında zamanının acımasız tıbbi uygulamalarını protesto ediyordu. Daha hijyenik koşulları, iyi beslenme, açık hava, egzersiz ve daha geniş konutları savunuyordu. Aşırı kalabalık ortamların yaygın, hijyenik standartların düşük olduğu bir zamanda, düzenli banyo ve temiz yatak çarşaflarını tavsiye ediyordu.

18.YY’ın sonlarında Avrupa büyük bir sosyal değişim dönemine girdi. Sanayi Devrimi, yaygın teknolojik ilerleme ve pek çok bilimsel buluşu da beraberinde getirdi. Tıpta da, bitkilerin aktif maddelerini tanımlama ve özünü çıkarma yolunda önemli işler yapıldı. İlk önemli atılım 1803 yılında Almanya’da gerçekleşti; Friedrich Sertuner haşhaşın içindeki morfini izole etmeyi başardı.

İlk Deney

Hahnemann bu yıllarda bilinen tıbbi uygulamalardan iyice umudunu kesmiş, tıp çalışmalarını bırakarak tercümanlık yapmaya başlamıştır. 1790 yılında Dr. William Cullen’ın Materia Medica üzerine bir hikaye adlı eserini tercüme ederken Cinchona kabuğu hakkındaki bölünme rastlaması, hem kendi hayatını hem de dünya üstündeki pek çok insanın hayatını değiştirdi. Cullen kitabında cinchona ağacının kabuğundan elde edilen bir madde olan kininin buruk tadından dolayı sıtmaya iyi geldiğini söylüyordu. Hahnemann çok daha buruk olup sıtma üzerinde hiç etkisi olmayan maddeler olduğunu bildiği için buna bir anlam veremedi. Bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya karar verdi. İlerleyen günlerde kendisi de kinin almaya ve tepkilerini detaylı olarak kaydetmeye başladı. Kendisinde sıtma hastalığı olmamasına rağmen, birbiri ardına sıtma belirtileri göstermeye başladığını farketti. Bu belirtiler bir doz kinin aldığında kendini gösterip birkaç saat sonra kayboluyorlardı. Kinin almadığında hiçbir belirti kalmıyordu. Bu acaba kininin sıtmayı iyileştirme nedeni miydi? Bu teoriyi denemek için kinin dozlarını tanıdığı insanlarda tekrarladı ve etkilerini detaylı olarak kaydetti. Daha sonra bu deneyleri arsenik ve belladonna gibi ilaç olarak kullanılan başka maddelerle de yaptı. Bu deneyler çok katı koşullar altında yapılıyorlar, deneklerin sonuçları etkileyebilecek alkol, çay, kahve gibi şeyleri içmesine veya baharatlı ve tuzlu yiyecekler yemesine izin verilmiyordu.

Hahnemann deneklerin gösterdikleri tepkilerin çeşitli olduğunu buldu. Aynı maddeye bazıları hafif tepkilerle cevap verirken, bazıları çeşitli ve şiddetli belirtiler gösterebiliyordu. Belirtilerin kombinasyonu test edilen her madde için bir “ilaç resmi” oluşturuyordu. Hahnemann doğal maddelerin geniş bir bölümünü test ederek deneylerini sürdürdü ve “benzerin benzerle tedavisi “ ilkesini yeniden keşfetti.